İnci Gürbüz Atik’in “Deve Boku Savaşları” Romanı Üzerine Notlar (III)…

Dostlar;

Daha önce face sayfamda, bu romanla ilgili iki yazı yazmıştım.(10 ve 12 Ekim)

Ve bu değerlendirmelerin bir “eleştiri yazısı” değil, kişisel notlar olduğunu vurgulamıştım.

Kişisel penceremden bu üçüncü yazıyla roman hakkındaki ilk izlenimlerimi şimdilik tamamlıyorum.

Sorunlu başlayan bir evliliğin, araya başka bir kadının girmesiyle iyice bozulması ve bu ortamda büyüyen tek çocuk Coşkun’un dramına; aile, çevre ve ülkedeki yeni ve daha büyük dramların eklenmesiyle sürüp giden roman aile açısından göreceli bir “denge” ile son bulmaktadır.

Ve geride, aile, kadın, evlilik, aşk ve sevda, sevgi, çocuk, ikinci savaş sonrası Türkiye’sinin yeni ekonomi politiği, savaş ve barış açılarından tartışmaya açık bir çok konu-sorun bırakmakta ve yeni araştırmalara ufuk açmaktadır.

Bir romandan beklenenin ötesinde toplumsal işlev görebilecek bir potansiyel ortaya çıkmıştır.

Gerçekçi ve diyalektik bir yaklaşımla burada eleştirel sorumuzu şöyle sormak sanırım yanıltıcı olmaz:
O günlerin(1950 Ağustos) ekonomi politiği kitabın bütününe tamamıyla yansıyabilmiş midir?

1946- 1953 arasında Türkiye, Dünya ekonomisiyle değişik bir eklemlenme tecrübesine girmiştir.
İkinci emperyalist paylaşım savaşından sonra Amerika’nın dünya egemenliği için, “Truman Doktrini” ve “Marshall Planı” hayata geçmeye başlamıştır.

Bizim oralarda-köylerde(Ordu-Fatsa-Kılıçlı Köyü) bir “maraşal yardımı”ndan bahsederlerdi, acaba Aydın çevresinde de sözü edilmiş midir?

Kore’ye asker gönderme gibi önemli kırılma noktalarından biri de budur.
Romanda nerede ve nasıl değinildiği ve yansıdığı bir tartışma noktası olabilir..

Gerçi, sayfa 392’de, 1950 seçimleriyle gerçekleşen iktidar değişikliğinin yansımalarına yer verilmiştir. Ama, ülke tarihindeki çok önemli bir siyasal ve iktisadi dönüşümün başlangıcı olan bu süreç, elbette birkaç sayfa ile anlatılamaz.

Kitaba ilişkin biçimsel bir önerimiz şudur:

Bölümler çok uzun tutulmuştur. 460 sayfada 4 bölüm.

Dili ve anlatımı zaten oldukça güzel, akıcı ve sinemasal olan bu kitabın bölümleri ve paragraf düzeni arttırılarak görsel düzenlemesi biraz daha zenginleştirilebilirdi.

Develerin pazara taşıdığı mallar nerelerde, nasıl üretiliyor, köylü üretici olarak ne durumda, bölüşüm nasıl, 10 yıllık bir başbakan çıkaran bir bölgenin ekonomi politiğinden bazı çizgiler olayların akışı içinde verilebilmiş mi, Menderes ve çevresi hangi sosyal güçlerin temsilcisiydi?..

Kitabın geniş katılımlı bir tartışmasında hiç şüphesiz ele alınabilecek konulardan bazıları bunlardır..
Çocukların “askercilik oyunları”nda, gamlı baykuşlar, kaptan swingler, apaçiler, çinliler, aşağı-yukarı mahalle kavgaları..
Hem çizgi romanların, savaş endüstrilerinin kültürel dünyamıza daha çocuk yaşlarda nasıl girip şekillendirdiğine verilebilecek güzel örnekler, hem de o yılların çocuklarının güncel zevk dünyalarındaki görüntülere işaret eden cümleler..

Coşkun cephesi, Vural, Ayten ve Feride cephesi olarak toplam dört temel cepheden ilerleyen olaylara, toplum, yönetim, ebeveynler, çocuk arkadaşlar ve onların aileleri de katıldığında sağlam bir bütünlük oluşturan kurgu son derece sürükleyicidir.

Günümüz sosyal tartışmalarına katkı yapacak bir boyut da, sayfa 275’te, Ayten’in dramı diyebileceğimiz sözlerindedir;
“…gelindim, ama çocuktum…hamile olduğumu bile anlamadım…doğurduğumu da. O bebekti, ben çocuk…büyüdük işte…”

Ayten-Vural evliliği, sayfa 422’de, “…üstü örtülmüş, karşılıksız bir evlilik ilişkisinde , alışkanlıklarla, kabullenişlerle, aşktan yoksun evliliği tek tarafı sürüyordu…”(422)

Dostlar;
Bugün ülkemizde” çocuk gelin” nitelemesiyle konuşulmakta.
Çocuk gelin, diye bir kavram-deyim olamaz.
On sekiz altı çocuktur.
Kız çocuklarımız, istemedikleri “evliliklere” zorlanmakta,paranın, gücün, zorun ve feodal baskıların insanı ezici sonuçları ortaya çıkmaktadır.
İşte burada Ayten, daha ondördünde, mirastan mahrum bırakılmak amacıyla, abisi tarafından evliliğe zorlanmış, o istemeden, Vural’ın evine adeta “gönderilmiştir.”

Romandaki önemli psikolojik boyutlardan biri de, Ayten’in Vural’ın ihaneti sonrasında baba evine dönme sürecindeki iç tartışmalarıydı..

İnsan ne zaman kendisiyle yüzleşir?

“…bir başına kalan insanın, kendi kendisiyle hesaplaştığını biliyordu…”(sayfa 283)
Hepimiz bazen “dönülmez akşamın ufkunda olduğumuzu” hissetmez miyiz?

İşte burada bin türlü sorunla boğuşan kadınlara bir çıkış yolu var;
“Kadınlar sakın kuzulaşmayın…direnin…”(283)

Bu romanın temel temalarından biri de savaş’tır.
Çok yönlü savaşlar- mücadeleler..
Mahallede, evde, dünyada, Kore’de, Suriye’de, tarihte..
Feride muhakkak bir “savaş”tan sonra “bataklığa” düşmüştür.
Tüm savaşların toplumsal planda sınıf mücadeleleriyle bir bağlantısı yok mu peki?..
Ya da, insanın kendi bencilliğini doyurma çabasıyla, hırsıyla?..
“Bok yoluna savaşmayın, savaşın kazananı olmaz” diyor bu eser bize..(305)
Ayrıca, savaşı emperyal devler çıkarıyor, sayfa 335-336’da hem ilk kez romanın adı geçiyor, hem de savaşı deve metaforuyla çıkaran emperyal devler işaret ediliyor..

Gelelim “aldatma” konusuna..
Erkek veya kadın niçin, nasıl, ne zaman aldatır?
“Aldatmak” nedir? Aldanmak nedir?..
Elbette bu derin sorunlar ve soruların yanıtını romanlardan öğrenmeyeceğiz.
Ama bize kapı aralar iyi romanlar, bir ışık gösterir en azından..
Örneğin, Vural; karısının yokluğunun Feride’ye koşmak için bir fırsat olduğunu düşünür..(287)
Feride’ye koşmak..

Bize bir çok yönden, edebi, ekopolitik,kültürel, psikolojik açılımlar sunan Deve Boku Savaşları romanını yazan sevgili yazar Dostum İnci Gürbüzatik’i yürekten kutlarım.

YORUM EKLE