TAŞ KUYUDAN NASIL ÇIKACAK?

Tarih aynadır bakıp görmek istersen, okuldur okumak istersen, rehberdir ibret almak istersen, bir köprüdür üstünde yürümek istersen; yumarda geçersin gözünü zirvedeyken düşmek istersen!

Tarih geçmiş aynasında geleceği görüp, istikbale yol bulmak için sağlıklı yürüyebilmenin sigortasıdır. Geçmişten ders çıkaramayanlar gelecekte aynı çukura yuvarlanmak isteyenlerdir. Hz. Peygamber uyarıyor: “Bir Müslüman bir delikten iki defa sokulmaz.” diye…

İbretle bakıldığında insanlık âleminin birbirini en çok saltanatları adına kırdığı görülür. İnsanları tanrılık iddiası noktasına taşıyan da saltanat hırsının büyüsü, etrafındakilerin alkış sesidir. Saltanata giden yolda ne ana baba, ne de evlat kardeş kalır; hepsi ezilip geçilir, tercihen saltanat seçilir… Saltanata giden yollar da çoğu zaman vatan, millet, bayrak ve din iman taşlarıyla döşenir… Yani, yapmak içinde, yıkmak içinde en çok kullanılan argüman Allah, Peygamber, din ve imandır. Goethe der ki : “Tarih boyunca insanlığı kandırmanın en kolay yolu dinle olmuştur.”

Kendi tarihimize dönüp baktığımızda 1514 çaldıran savaşı sonrası Yavuz sultan Selimin fermanıyla Doğu ve Güneydoğu’da derebeyliklerin yani feodal yapının oluşturulduğunu görüyoruz. Oluşturulan bu yapının bölgedeki alevi Türkmen yapıyı ezdiğini veya dönme, devşirme yapı tarafından planlı bir şekilde ezdirildiğini görüyoruz.

Yılların üzerinden atlayıp 1800’lü yıllara geliyoruz.1800’lü yıllar Osmanlı coğrafyasında yabancı okulların çok yoğun olarak açıldığı, buna paralel olarak misyonerlik faaliyetlerinin zirve yaptığı dönemlerdir. Bu yıllarda bir şey çok dikkat çekicidir; o da özellikle Kürt aşiretler arasında hızlı bir şekilde tarikatların yaygınlaştığı aşiret reisleriyle şeyhler,seyyidler arasında çok yakın bir irtibatın oluştuğunun görülmesidir.

Zaman durmaz ilerler, yıl 1839 Tanzimat sonrası demokrasi ve insan hakları adına Osmanlı birtakım reform hareketlerine girişince Osmanlıya karşı da isyan başlar. İlk isyan hareketini Botan emiri Bedirhan başlatır. Din adına ilk isyanı da 1880’de Nakşiliğin Halidi kolu şeyhi Ubeydullah yapar. Gerekçe ’Din elden gidiyor’ dur.

Zaman tüneli içinde ilerliyoruz, 1800’lü yılların sonuna doğru Osmanoğlu yorgun düşmüş, savaşlarda da kaybetmiştir. Vücudun direnci düşünce bütün mikroplar fırsattan istifade etmek için harekete geçmişler. Bu anlamda 1908’de’Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’, 1918’de ‘Kürt Teali Cemiyeti’nin kurulduğunu görüyoruz. İşin ilginç olan yanı bunları kuranların büyük ekseriyetinin Osmanlıya karşı ilk ayaklanmayı yapanların çocukları ve torunlarının olmasıdır.

Günümüzde Cumhuriyetle ve cumhuriyetin kurucularıyla sıkıntısı olan, milliyetçiliği ayaklar altına alan, geçmişine iki sarhoş diye hakaretler edip dedemin intikamını alacağım diyenlerin ve dağdakileri temsilen mecliste bulunanların arasında bir benzerlik var mı ne dersiniz?

Zaman durmaz, Türk’e ve Türklüğe düşmanlıkta bu topraklarda asla bitmez. Harita üstünde Osmanlının mirası bölünür, uygulamaya geçilir. Türk ordusu Yunanlıyla savaşırken diğer taraftan 1921’deNakşi Seyit Abdulkadir Koçgiri isyanını başlatır. Arkasından 1924-Nasturi,1925-Şeyh Sait,1930 Ağrı, 1938-Tunceli isyanları birbirini takip eder. Sebepler ise hep aynıdır ‘Din elden gidiyor’,’Açılan okullarla çocuklar dinsiz yapılacak’. Aslında meselenin özü saltanatların devamı adına endişe duymaktır. Masum insanların kanları dökülür, isyanlar bastırılır.

 

                Dün ‘Din elden gidiyor.’ Bunlar ‘dinsiz’ denilip devletin başına gaileler açılıyordu. Bugün “Dindar nesiller yetiştiriyoruz.” Diyerek gaileler açılıyor. Dindarlık iddiasında bulunanlar birbirinin arkasında namaz kılmıyor; her bir ismin arkasında on tane gruba ayrılmış baş duruyor. Müslüman ‘dinlerarası diyalog’ saçmalığı adına papa cenapları önünde selama duruyor. Allah inancı aynı olmayan, peygamberine inanmayan, kitabını reddedenlerle diyalog kurularak cennet kapıları açılıyor. Elde Kur’an’ı Kerim meydanları dolaşanlar işin inanç boyutunu görmüyor! Böcekler uçuşunca paralel yapılar, kumpaslar ortalığa saçılıyor; “Ne istediniz de vermedik.” Deniliyor. Evet “İnsanlar zulmetse de kader adalet eder.” denilmiştir. Kadar adalet ediyor…

                Dindar nesiller Türk milletinin bekasının teminatı orduyu AB-ABD ve siyonizmin uşaklarıyla birlikte zindanlara doldurarak itibarsızlaştırmaya çalışıp Kürdistan yollarına asfalt döşüyorlar.

                Efendiler! Kürdistan diye bir devlet kurma yerli bir proje değildir. Bu üstü kapalı bir haçlı seferidir. Bu proje ‘Yeni Dünya Düzeni’nden bahseden ‘Küresel Krallığın’ rahatlatılması, zengin doğalgaz ve petrol yataklarının paylaşımı projesidir. Sevr projesinin 64’ncü maddesindeki Kürdistan’ın yeniden hortlatılması projesi olarak tekrar gündemdedir.

                Muharref Tevrat’ta tarif edilen ‘Tek Dünya Devleti Krallığı’nın olmazsa olmazı ‘Misak-ı Milli’ sınırlarımız içindeki topraklarımızın bir kısmının kendilerine Rab Yehova tarafından verildiğine oraların alınana kadar mücadeleye devam etmelerine inanırlar. Gelinen noktada çok mesafe katettikleri ortadadır. Biz de buna karşılık cemaatler ve siyaset işbirliği içerisinde “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını söyledik durduk. Yollar karıştı, yolcular dövüştü, dostluklar bozuldu suçlu olarak da asker görüldü; taş da kuyuya düştü… Şimdi kim çıkaracak kuyudan bu taşı? 

YORUM EKLE